Yıldızları battaniye yapıp uyuduk huzura
    daha azı bize yakışmadı,
         okyanusları bulduk, bir katreden
              daha çoğu bize yakışmazdı.
parmakların adaçayı kokardı,
   adaçayı en güzel orada kokar esasen
göğüs kafesim geniştir benim
 taşır içinde bir çok tutsaklığı
 ve hatta yapraktan çok çaputların bağlandığı
    bir dilek ağacım vardı.
       orada sol tarafa doğru gelen
        her fırtınada ne büyük haşmet alırdı
           korkunç uyum ki zaten
               bir defne yaprağının ucundaki düş’tü, düş’ecek çiğ damlası
                    bir o kadar da narin o kadar da muhteşem

tüm dillerde dilemiştim varını
  tüm şehirlerde yaşamıştım yoğunu
    bir serçenin kalması gibi martılarda
      bir balığın katiline asılması
-ki hepsi biraz da yaşamak umudu-

yaşamak
işte o : nabzının giderek eksilmeye atması
 bir salyangozun zirveyi umması
  hatta bir kartalın yıldızlara vurulması
    niye yaşamak öyleyse?
      cesetlerin soğuk dağında bir kardelen görebilme niyetinde
         ki sırf hayret edebilesin diye mi?

bütün bunlar kendinin dışındakileri sezebilmek için
   yaşamın soğukluğundan büzüşen duyguları
 bir anlığına cinnet
   bir anlığına salabilme
    bir anlığına göğüs kafesindeki mahkumiyetinde
      parmaklıkların arasından sızan ışığı
             anlayabilmek için de…

dilek ağacının korkunçluğu sevgilim
bu yaşlı dünyanın sarhoşları
bu korkunçluğu hem üstüne örttüğün kainatta
hem de bir katrede buldu.
mümkünler dalına beraber astılar bir çaput parçası.

Yorum Yaz