Author

Yektacan Özçift

Browsing

“Mutluluğu içimizde bulmak zordur, başka bir yerde bulmak ise imkansızdır.”

Schopenhauer

Geçenlerde bir bilge adamla hasbihal ettim. Mutsuzluğumdan bahsettim biraz. O da, “klişe olacak ama mutluluğu ancak kendi içinde inşa edebilirsin” dedi. Durdum. Aklıma not ettim. Gece saat 03.00 gibi Haliç kıyısına indim ve boş bir iskelede oturup bu yazının başlığına koyduğum fotoğrafı çektikten sonra bu sözü koyduğum çekmecen çıkartıp üzerine düşündüm.

İlk fark ettiğim şey içime dönmmeye çalıştığımda ilk gördüğüm şey ister adına “id” ister de “nefs” deyin, total bir iğrençlik oldu. Bütün bastırılmış duygularım, görmek istemediğim haris yanlarım ile karşılaştım. Ya çok derine dalıyorum ya da çok sığ kalıyorum bilmiyorum. Ama neşe ve mutluluğa dair bir eser bulamadım.

Mutsuzluk, benim can yoldaşım olmuş gibiydi. Sanki kader kitabındaki cümlemi belirginleştirmek için mutsuzluk ile durmadan altını çiziyordum. Yani mutsuzken daha bir var hissediyordum kendimi. Mutluyken ama ölümün bir demosunu yaşıyordum.

Kimsesizim desem, yalan olacak. Çünkü benim güzel insanlarım var. En önemlisi çok sevdiğim bir eşim ve dünyalara değişemeyeceğim biricik bir kızım var. Bu değil. Ama belki de heyecansızım. Heyecansız, sığ, amaçsız gibi bir his. Aslında bir amacım da var. “iyi insan olmak, iyi insan yetiştirmek” ama gel gör ki bu amacın ilk cümlesini yerine getirmekte daha tökezliyorum.

Görmediklerimi görmek, hissetmediklerimi hissetmek istiyorum mutlu olabilmek için. Gördüğünüz gibi yine mutluluk için dışa bağımlı hale geliverdim aniden.

Peki içimde nasıl bulacağım? En özendiğim şeylerden birisi, Amerikan rüyası filmlerinde bir sahne vardır. Şömineli evin içinde sallanan sandalyesinde oturup kitap okuyan yaşlı kadın-adam… Belirli bir sükunet ve huzur vardır yüzlerinde. Ya da güneşe kollarını açmış, belli belirsiz bir tebessümle hayatı kucaklayan yoga yapan bir kadın.. Bunlar neden bana bu kadar uzak figürler ve ben Yekta olarak ne zaman durulacağım?

Acaba bu yazıyı okuyanlar içinde bana yardım edebilecek olan var mıdır? İman bir çözüm değil. Ona zaten sahibim. Başka bir perspektif yok mu?

Öncelikle, buradan öğretmenler yatıyor diyenleri kınayarak işe başlamak istiyorum.

Öğretmenler yatmıyor.

Ben ise hayatımda daha fazla yorulduğum başka bir dönem hatırlamıyorum. Öncelikle kitabımı baskıya hazırladım. Basmak için kapımda dizelenen kimse de yok ayrı mesele. Ama kafam atarsa online publishing tarzı bir şey ile yoluma bakabilirim (tutmayın küçük enişteyi). Bir diğer güzel şey ise şiirlerimi biriktirmeye başladım. Yazmışım gerçekten. Fark etmeden ruhumdan damıttığım, vücut ısısında fermante ettiğim bu şiir dizeleri birikmiş.( şiiri şiirsel anlatmak istedim 🙂 ) belki bir bu kadar daha yazarsam bir yayınevine sunma cesareti gösterebilirim. Neden diye sormayın? Yayınevi önünde bekleyip, kendimi yetersiz ve kimsesiz hissetmek bana oldukça keyif veriyor da ondan :))

Bir adet İstka projesi yazdım bu arada. Pandemi süreci ile alakalı. Pandemi bitince açıklayacaklar sanırım sonucu. İlçe ile maksimum ilişkim bu düzeyde oldu diyebilirim. Tübitak işleri, projelerin bilgilendirme işleri, Medeniyet okumalarına bir adet webinar düzenleme falan filan.

İl’de ise durumlar hiç de öyle değil. İl Milli Eğitim’de Sinema Akademisi Koordinatörü olduğumdan beri inanılmaz bir temponun içinde kendimi buluverdim. Yüzyüze eğitimlere ara verdiğimizden beri son derece yoğun şekilde webinarlar düzenleyiyoruz. 13 tane webinar düzenlemiş 400 öğretmene ulaşmışım. Ancak buna twitter’da canlı yayından ulaştıklarımız (ki büyük bir rakam) dahil değil.

Ama iş sadece bununla kalmıyor, aynı zamanda en az 10 tane video hazırladım. Bu hazırladığım videolar, hep İl’in işleri ile alakalıydı. Pek tabi bencillik yapmayayım, Selçuk başta olmak üzere, Yusuf, Yunus ve Enes hep beni bu işlerden kurtaran dostlar- yoldaşlar oldu. Özellikle de Yunus Emre Öztürk, Lise öğrencisi olmasına rağmen, beni anlaması ile beni bu süreçte o kadar iyi asiste etti ki, gerçekten olayın sadece alış tarafında değil, alış-veriş tarafında olduğunu, aldığını yerine koyacak kadar edepli ve akıllı olduğunu bana gösterdi.

Ben de bu yüce güvenle facebook ve instagram adreslerimin şifrelerini kendisine teslim ettim. Evet. Belki de benimle yazışmıyorsunuzdur ha ? (muhahahaha – kötü adam gülüşü)

Neyse çok şımarmayayım, yine yunus bana bir lyric video hazırladı bu dönemde:

Bu aralar, yeni albüm üzerinde de yoğunlaştık, eli kulağındadır, 1-2 aya online platformlara düşürürüz. İlk albümden çok daha farklı bir tarz olacak.. Bunu da baştan belirteyim.

Bir yandan Online Canlı Yayıncılığı da öğrenmeye kasıyorum bu aralar. Eğer becerebilirsem, Sinema Akademisinin bir iki işini online olarak yapacağım. Sonra da elbette Sineg’e de online Streaming mantığını entegre etmeye çalışacağım.
Bu aralar, eve yeni koltuk, printer, film çekim ekipmanları almak istiyorum. Kendime bir ofis gibi bir şey kurmak istiyorum, bütün bu işleri orada rahatça yapabilmek ve misafir ağırlayabilmek için. ama ne yazık ki her hangi bir maddi gelirim elbette yok. Bunlardan sadece 1 tanesini yapabilirim o da bilmem kaç taksitle falan…

Sineg demişken orada da yeni yazı yazdım. Rüzgarı Dizginleyen Çocuk üzerine. Üstüne tıklayarak gidebilirsiniz.. Twitter’ı da aktif kullanmaya başladım hafiften hafiften. Olağanşiir dergisi de bir şiirimi yayınlamış 🙂 Mutlu oldum.

bir diğer yandan seneye doktora yapabilmek için çalışmaya çalışıyorum. ama daha bu konuda bir ilerleme gösterebilmiş değilim ne yazık ki… Umarım bunu da yaparım.

Aslında galiba ben bunlardan daha fazlasını yaptım ama inanın hatırlayamıyorum.. 🙁 kendimle ilgili bu kötü özelliğim aslında tam olarak da bu sitenin oluşma sebebi. Buraya gelip kendimin reklamını yapmaktansa aslında derdim biraz da kendime olan özsaygımın oluşması, kendinden nefret eden bir kişiliğin kendini sevmeye çalışması ve kendine kendisini hatırlatması. Yoksa gerçekten bir insan neden yaptıklarını yazar pek anlayamıyorum gerçekten…

Yeni doğan bir aheste güneşin mavi çarşafı, 

Ve incecik zarif ayakları.

Eski aşkların, eski vedaların 

ve daha da az kavuşmaların antik şehrinde

Maddiyatını kaybettiğinin az sonrası

sarıldık… 

Bir üşümüşlük tuttuk yüzümüzde,

Mavi çarşafın sabah rüzgarı 

ve bir söz verdik sözsüzlük içinde 

O anda ve o kumsalda kalplerimiz antlaştı.

Belirledik kırgınlıklarımızı muska gibi göğsümüzde,

Beraberliğimizi ise göğüs kafesinin içindeki 

Kan topun en hassas noktasında taşımayı.

Aslında çok uzun uzun yazılması gereken bir yazı olurdu bu. Çünkü bu Covid-19 süreci ile alakalı inanılmaz bir araştırma yapmak zorunda kaldığımı söyleyebilirim. Ama önce bu virüs günlerinde kendimin neler yaptığını anlatayım.
Bir çok proje okulların yüz yüze eğitim yapması üzerine tasarlandığı için bu yük üzerimden kalktı diyebilirim. Ancak başka yüklerin de bu süreç ile birlikte yüklendiğini söyleyebilirim. Öncelikle bir takım maddi sıkıntılar yaşıyoruz. Benim kesilen ek derslerim, eşimin kesilen maaşı vs.. Hoş değil elbet. Ama bir şekilde Rezzak olan Allah’tır diyip sabretmek haricinde yapabilecek herhangi bir şey yok.

Bunun yanı sıra, Corona günlerinde doğal olarak online eğitimler ile alakalı devletin bir refleks göstermesi gerekiyordu ve bu yüzden bu benim için muğlak olan o alanla ilgili çok fazla çalışma yapmak zorunda kaldım. Hala da yapıyorum. Diğer yandan kitabım ile alakalı bir süreç yönetmeye çalışıyorum. Egemen ile bir EP daha çıkartma heyecanımız var.
Covid-19 ile alakalı ilçeye bir istka projesi hazırlamaya da çalışıyorum ki baya teknik bir meselymiş kendisi. her gün bir cebelleşme içerisindeyim.

Bendeki durumlar aşağı yukarı böyle… Ama ülkedeki ve dünyadaki durumlar böyle değil.. Dikkatimi çok çeken bir durum var. Covid-19 Salgını sonrası dünya asla eskisi gibi olmayacak gibi söylemler. Açıkçası ben dünyanın tam da eskisi gibi devam edeceğine inanıyorum. Sıkılmışlar, incinmişler ve iyi bir gelecek umudunda olanlar bu söylemi savunuyorlar. ben de ölmeden önce bunu burada kayda geçireyim. Covid-19 sonrası dünya aynen olduğu gibi devam edeceğe benziyor. Bir kaç siyasi sonucu elbette olacaktır. Özellikle Mansur Yavaş gibi yerel isimlerin “genel”e yönelik parlatılmalarını izliyoruz. Trump’ın karşısında Sanders’ın şaibeli çekilmesi ile Joe Biden’ın çıkacak olması falan…

Belki de sadece Fight Kulüp gibi, finans sisteminin ne kadar kırılgan olduğunu bize göstermesi ve bilginin ve ar-ge’nin gerçek güç olduğunu bir kere daha bize göstermesi açısından bir önemi olmuştur insanlık açısından. Ancak bütün bu faydalar ne yazık ki çok tepeden bakan bir anlayış ile tespit edilebiliyor ve ben bu gibi durumlarda kendimi biraz da zalim hissediyorum. Çünkü her an her dakika birileri ölüyor, nefes alamamaktan, düşük bağışıklık sisteminden ve biraz da sistemin hatalarından. Ben ise her seferinde bu benim annem ve babam da olabilirdi diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Düşünsenize, bize çok babacan gelen bu dönemin sağlık bakanı Fahrettin Koca, her akşam eline turkuaz bir infografik ile halkın karşısına çıkıyor ve son rakamları veriyor. Senin ölümün devlet ve sistem için bir sayı ifade ederken eşin, evladın, anne baban için sensizliğin bir ömürlük yükünü ifade ediyor. Bir türlü de bu zalim düzene kendimi alıştırmamak için çaba sarf ediyorum. Onlardan birisi olmamak, hissizleşmemek için büyük bir gayret içindeyim gerçekten.

Bütün insanlığa da zannediyorum ki tavsiyem bu olurdu. Hissizleşmeyin. Dünyanın eskisi gibi olmayacağı masalına kanmayın. Üst akıl, yan akıl, dünyayı yöneten şer odakları gibi büyük resmi görmeye çalışarak kendinizi küçük ilan etmeyin. Çünkü bu tarz infolar temelde insana kendini aciz hissettirmek dışında herhangi bir şey beceremedi bugüne kadar. Tek yapılması gereken kendini geliştirmek ve daima daha iyiyi-başarılılığı kovalamak.

Bir noktanın sonsuzluğa içre olduğunu,
Kalbime dokunduğunda anladım.
Bir gülücüktün, dudaklarının fay hattı olduğunu
Yüreğimdeki depremden anladım.
Değiştirdin şefkatinle, sarıp sarmaladın
Aşkın şifasını yastığa bıraktığın kokunda anladım.
Bir erkeğin nasıl adam sayılacağını,
Kucağıma küçük bir öykü bıraktığında anladım.

Bu aralar öyle bir yoğunluk yaşıyorum ki, bazen yaptıklarımı unutuyorum. Bu yüzden bugünleri tarihe not düşmek istiyorum. Hayatımın bunaltıcı ve sıkıcı bir kesitine hoşgeldiniz.

Sinema Eğitim Derneği, stopajları beyannameleri vs. hepsi benim üzerimde. Uzun süredir, yoğunluktan maliye, vergi dairesi, muhasebe işlerini aksattım. Son derece arkaplanda içimi sıkan bir durum bu. Derneği lağvetsem mi diye düşünüyorum. Bununla birlikte bana kattığı bir çok güzelliğin de farkında olduğum için. Çok da istekli değilim. Tam anlamıyla bir muamma.
sineg.net diye bir internet sitem var malumunuz. şu an itibariyle 3 haftadır yazı girilmiyor kendisine. Son derece bunaltıcı bir durum. Herkes gönüllülük ile iş yapıyor. Bu yüzden gönüllülük de bir yere kadar insanları motive ediyor ne yazık ki. Ha ben para kazanıyor muyum? 5 kuruş kazanmıyorum.
Agâh Uluslararası Sinema Derneğinde de başkan vekilliği yapıyorum. Orada sosyal medyanın düzenlenmesi gerekiyor. Yardımlarını talep ettiğim gençlerde ne yazık ki bir rehavet var. Profesyonel olarak işi yaptırmanın da ne yazık ki bütçesi “her zamanki gibi yok”. Bir diğer yandan kısa film senaryosu yarışması düzenlememiz gerekiyor. Bunun da sistematiğini oturtmamız lazım. Planlamayı yaptık ama sosyal medyanın işlememesi o kısımda da elimi kolumu bağladı.
Canımızın İstediği Müzik olarak Albüm çıkartmaya çalışıyoruz. Şarkılar hazır ancak mix-mastering’de tıkalı kaldık. Albüm dediysek ikinci EP şeklinde yapacağız. İlk EP’den daha farklı bir sound olarak. Ancak Egemen’in kafe açma sürecinde olması ve işlerinin yoğunluğu bu konuda da beni sıkıştırıyor.
Kitap yazdım sinema ve manipülasyon diye onu redakte etmem gerek, yakında birkaç yayınevi ile görüşme alacağım. Gel gör ki bir türlü tekrar redaksiyona giremedim. Güncellemem gerekiyor bazı geçmişte kalan bilgileri de bir diğer yandan. İndesign gibi programları öğrenmem gerekli.
Yıldız Teknik Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsünden yetkili ve ilgili bir profesörümüz, doktoraya gelmezsem kafamı kıracağımı söylemiş. Ales’im düşük 79,5 gibi bir rakam, ancak YDS’min 79, 75 olması son derece efektif oluyor. Ancak doktora konusunda kendime güvenim “0”. Çünkü alanyazından son derece uzaklaştım. Her şeyi- başta osmanlıcayı- tekrar gözden geçirmem gerekiyor.
2. Kısa filmimi çekmem gerekiyor, birinciyi çektim. çok da fena olmadı açıkçası. Ancak Kültür bakanlığına başvuru yapabilmem için ikincisini de çekmem gerekli. Bu yüzden onun senaryosu, onun storyboard u derken ortalık biraz toz duman o konuda.
1 Uzun metraj senaryosu yazmam gerekiyor, çünkü Kültür Baklanlığından Bağımsız Sinema Desteği alabilmek istiyorum. Bunun içinde bir önceki paragrafta geçen 2. kısa filmi tamamlamam gerekli.
İlçe Milli Eğitimde, Arge işini yürütüyorum, toplamda 13 tane projenin ve birimin genel koordinatörüyüm (ilçe bazında).
İstanbul’u Okuyorum, Umudum Öğretmenim, Öğretmeniyle Güzel İstanbul, Bir ses İki haraket, Bin Harf Bin İstanbul, Fuat Sezgin’in İzinde Veli Akademisi, Tübitak, Erasmus+, Bilim Olimpiyatları, Medeniyet Okumaları, Okçuluk Benim Sporum vs. vs. Tam bir delirmece. Ama en delirteni Medeniyet Okumaları, çünkü ilk defa Kağıthane’de uygulanan bir proje olduğundan bütün acemilikleri üstümüzden atmamız uzun sürüyor.
İl Milli Eğitimde Sinema Akademisini yürütüyorum. Sinema Akademisini 2 arkadaş ile paylaşıyorum. Ama gel gör ki beklentim çok yüksek olduğu için, her işe en önde saldırıyorum, dostların yardımını beklemiyorum.
Diğer yandan çocuklarla uğraşıyorum, kuzucuklarım kuzucuklarım diyen adile naşit modunda, bir yığın talebe ve kardeş ile aynı anda ilgileniyorum. Günümün en az bir saati de ergenlikte dünyanın en büyük problemi gibi gözüken ama benim yaşımda hiçbir anlamı olmayan problemler seçkisi.
Kızım 1 yaşında artık. Bu yazıyı yazarken 2 gün sonra onun 1. yaşına erişmesinin mutluluğunu tadacağım.Ben bu iş yoğunluğundan her ne kadar bu geçen bir senenin payesini üstüme alamasam da insan yine de mutlu oluyor. elimde değil. Bu minicik nefesin çıkmasındaki en büyük katkı, yapımda ve yayında derler ya hakketen kendisi de çalışmasına rağmen- Feray’dır. Feray gerçekten hem bana eş olmayı, hem anneliği, hem insanlığı, hem müşfikliği her gün öğretmekten yılmıyor. Gerçekten benim bu aralar en büyük öğretmenim o. Ancak ben her yaramaz öğrenci gibi öğretmenimin ödevlerini yapmıyorum, dersine çoğu zaman devamsızlık yapıyorum. Meali şu kısacası: eşime vakit ayırmam gerekiyor.
Eski okulumda haftasonları destekleme ve yetiştirme kursu veriyorum. Öğrenciler canhıraş geliyor zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Ama yine de… yine de orada olmam gerekiyor. Her zaman ulvi sebeplerle hareket edemiyorum bu hayatın dinamikleri içerisinde. Bazen de sırf diğer şeyleri yapabilmek için bu tip paraya dönük işler yapmak zorunda kalıyorum.
Bir diğer para olmasaydı yapmayacağım dediğim iş de Sınav görevleri. Allahım sabah 07.00’de sınav alanında olup akşam 18.00’de oradan çıkmanın o zulmünü size anlatamam. Hem tek günüm pazar’dan oluyorum, hem sanki hiç o hafta tatil yapmamış gibi oluyorum, hem diken üstünde oluyorum yanlış bir şey yaparım korkusuyla.. Tek avantaj azıcık cebe giren para…
Bir de bütün bunların yanında dostlarıma zaman ayırmaya çalışıyorum. En çok ailemden, sonra onlardan zaman çalıyorum. Çünkü şımarabileceğim burada bir tek onlar var.
Sonuç itibariyle boğuluyorum. Bu yazıyı bile 2 günde cümle cümle yazabildim. Varın gerisini siz düşünün.

Yıldızları battaniye yapıp uyuduk huzura
    daha azı bize yakışmadı,
         okyanusları bulduk, bir katreden
              daha çoğu bize yakışmazdı.
parmakların adaçayı kokardı,
   adaçayı en güzel orada kokar esasen
göğüs kafesim geniştir benim
 taşır içinde bir çok tutsaklığı
 ve hatta yapraktan çok çaputların bağlandığı
    bir dilek ağacım vardı.
       orada sol tarafa doğru gelen
        her fırtınada ne büyük haşmet alırdı
           korkunç uyum ki zaten
               bir defne yaprağının ucundaki düş’tü, düş’ecek çiğ damlası
                    bir o kadar da narin o kadar da muhteşem

tüm dillerde dilemiştim varını
  tüm şehirlerde yaşamıştım yoğunu
    bir serçenin kalması gibi martılarda
      bir balığın katiline asılması
-ki hepsi biraz da yaşamak umudu-

yaşamak
işte o : nabzının giderek eksilmeye atması
 bir salyangozun zirveyi umması
  hatta bir kartalın yıldızlara vurulması
    niye yaşamak öyleyse?
      cesetlerin soğuk dağında bir kardelen görebilme niyetinde
         ki sırf hayret edebilesin diye mi?

bütün bunlar kendinin dışındakileri sezebilmek için
   yaşamın soğukluğundan büzüşen duyguları
 bir anlığına cinnet
   bir anlığına salabilme
    bir anlığına göğüs kafesindeki mahkumiyetinde
      parmaklıkların arasından sızan ışığı
             anlayabilmek için de…

dilek ağacının korkunçluğu sevgilim
bu yaşlı dünyanın sarhoşları
bu korkunçluğu hem üstüne örttüğün kainatta
hem de bir katrede buldu.
mümkünler dalına beraber astılar bir çaput parçası.

Canımızın İstediği Müzik ilk EP’sini geçtiğimiz yıllarda yayınlamıştı. Öyle ya da böyle bir şekilde içimdeki cerahati akıtmanın bir yolunu bulmam gerekiyordu. Bazen yazmaya, bazen şiire, bazen müziğe ve bazen de sinemaya saldırmamın sebebi hep kendimle ergenliğimde giriştiğim savaşın bu yaşımda hala devam etmesi diyebilirim.

Bir akşam, odama kilitledim kendimi. kendimi yatağa bırakıverdim. Kucağımda gitarımla. İlk tıngırtıları çıktığında gözlerimde yaşlar vardı. Bir umut ve aynı zamanda bir yıkılmışlığı tutan o ilk melodiler, fermante olup bu şarkıya dönüştüler.
İnsanlar (Olorin edit):

İstanbul’da yaşadığım ilk ve en büyük hayal kırıklığımın sonunda çıkmıştı içimden bu şarkı… Arkasında çok büyük bir acıyı saklıyor. Ama yüklem önemli. Saklıyor.

Son (Piano Vers.):

Ara ara bu şekilde çok fazla şarkı olduğu için yükleyeceğim buralara.. Egemen Topçuoğlu yol arkadaşımdan izin aldıkça hüzünlerimizi üleştirdiğimiz melodileri aktaracağım. Umarım sizinle de bir noktada buluşabilmeyi başarabiliyoruzdur.

Bir Senarist olarak esasen sahaya inmeyi hiç düşünmemiştim. Ancak bir iki sebepten ötürü artık vakti geldi diye düşünmeye başladım. İlk kısa filmim Banyo için bu sefer kamera arkasındaydım.
Öncelikle çok detaycı düşündüğümü zannederdim. Yanılmışım. Hele ki Türkiye’de kısa film çekmek tam bir gerilla işi. Öyle ekip mekip yok. Direk “bam bam bam” mevzuya girmen bu topraklarda beklenen şey.

Ama ders almadık mı? Aldık. Önden söyleyeyim, bunlar benim filmimde çalışan ekipten öğrendiklerim, yani ekibin kendi hatalarını yansıtmıyor. Bana ekipteki oyuncularımın, danışman ve esasen yükün yüzde 70’ini sırtımdan alan Selçuk Mutlu’nun ve Emir Kuş ile Hilal Satıcı’nın öğrettiği şeyler. Yani diyeceğim o ki, aşağıyı okuyup adam da amma zorlanmış zannetmeyin. Güzel bir set ortamımız vardı şükür… Hemmencik listeliyorum

  • Eğer evli ve çocukluysan mutlaka eşinin rızasını gözet. Çünkü ön hazırlık ve prodüksiyon aşamasında gerçekten insan olmaktan, yaşamdan, beşerden kopuyorsun. Kafandaki 1001 tilkinin kuyrukları birbirinde düğüm oluyor. Eşimin onayı ve verdiği minik motivasyonları olmasaydı duygusal olarak bu yoğunluğun altından kalkamazdım. Eğer bekarsanız da bekar kalmaya ve farklı yaşamlara angaje olacağınız aşikar.
  • Babanın oğlu olsa auditionsuz cast belirleme.
  • Storyboard olmadan iş yapma. Eğer kısa filmse de bu böyle. Eğer Storyboardu yapacak insanlara kıran girdiyse görüntü yönetmenin ile mutlaka önceden mekanlara gidip kullanacağın kamera ile açıları belirle.
  • Senaryoyu yazarken diyaloglarını esnek bırak. Ama inandığın diyalogu asla değiştirtme.
  • Kısa film olsa dahi mutlaka backstory yaz. Oyuncuların oyun verebilmesi için backstory çok önemli.
  • Oyuncunun garip istekleri ile ilgilenebilecek, çelik gibi sinirlere sahip birisi ol.
  • Yardımcı yönetmenini çok iyi belirle, çünkü Set her zaman kaytarmaya ve yavaş hareket etmeye meyilli. Tatlı tatlı hızlandırma yapabilecek birisi olmalı.
  • Sette her zaman ekstra nakit bulundur. kredi kartı çekmeyen yerler olabilir. Acil aksiyon alabilmen gerekebilir.
  • Oyuncunun her seferinde kendisini izlemesine izin verme. mümkünse hiç verme. Oyuncu kendisini önceler. Senin önceliğin öykü’dür.
  • Deneyimsizsen, asla oyuncuya fikir danışma. Oyuncunun olduğu yerlerde setle ilgili fikirleri konuşma. Ne kadar az yorum yaparlarsa o kadar yönetilebilir oluyorlar.
  • DIT çok önemli. DIT teknisyeni yedeklemeleri çok acele ve hızlı şekilde yapmalı. En az iki yedeği olmalı.
  • Bataryalar her zaman problem. Sette bir kişinin mutlaka gözü kulağı etkin şekilde bataryalarda olmalı.
  • Sesçi çok önemli. Seti durdurma yetkileri her zaman var. 44 değil 48 hertz çalışmaları gerekli.
  • Oyuncular ve figüranlara mutlaka muvafakatname imzalat (mümkünse en başta).
  • Oyunculuğu bilmek önemli.. Çünkü sen bir yönetmensin ve esas mesele oyunculuğun ve öykünün gidişatına bakmak.
  • Filmi sen yazsan da, storyboard da başında olsan da, sette müdahil olsan da “olmuyor”. kafandakini tam çekemiyorsun. Tam çekebilmek için ciddi prodüksiyon gerekiyor ve Caaaanım ülkemde o prodüksiyonu veremiyorsun.
Kırmızı Montlu olan Emir Kuş, Kamera başındaki bendeniz, hemen arkamda Selçuk Mutlu ve Yardımcı Yönetmen Hilal Satıcı.