Category

Genel

Category

“Mutluluğu içimizde bulmak zordur, başka bir yerde bulmak ise imkansızdır.”

Schopenhauer

Geçenlerde bir bilge adamla hasbihal ettim. Mutsuzluğumdan bahsettim biraz. O da, “klişe olacak ama mutluluğu ancak kendi içinde inşa edebilirsin” dedi. Durdum. Aklıma not ettim. Gece saat 03.00 gibi Haliç kıyısına indim ve boş bir iskelede oturup bu yazının başlığına koyduğum fotoğrafı çektikten sonra bu sözü koyduğum çekmecen çıkartıp üzerine düşündüm.

İlk fark ettiğim şey içime dönmmeye çalıştığımda ilk gördüğüm şey ister adına “id” ister de “nefs” deyin, total bir iğrençlik oldu. Bütün bastırılmış duygularım, görmek istemediğim haris yanlarım ile karşılaştım. Ya çok derine dalıyorum ya da çok sığ kalıyorum bilmiyorum. Ama neşe ve mutluluğa dair bir eser bulamadım.

Mutsuzluk, benim can yoldaşım olmuş gibiydi. Sanki kader kitabındaki cümlemi belirginleştirmek için mutsuzluk ile durmadan altını çiziyordum. Yani mutsuzken daha bir var hissediyordum kendimi. Mutluyken ama ölümün bir demosunu yaşıyordum.

Kimsesizim desem, yalan olacak. Çünkü benim güzel insanlarım var. En önemlisi çok sevdiğim bir eşim ve dünyalara değişemeyeceğim biricik bir kızım var. Bu değil. Ama belki de heyecansızım. Heyecansız, sığ, amaçsız gibi bir his. Aslında bir amacım da var. “iyi insan olmak, iyi insan yetiştirmek” ama gel gör ki bu amacın ilk cümlesini yerine getirmekte daha tökezliyorum.

Görmediklerimi görmek, hissetmediklerimi hissetmek istiyorum mutlu olabilmek için. Gördüğünüz gibi yine mutluluk için dışa bağımlı hale geliverdim aniden.

Peki içimde nasıl bulacağım? En özendiğim şeylerden birisi, Amerikan rüyası filmlerinde bir sahne vardır. Şömineli evin içinde sallanan sandalyesinde oturup kitap okuyan yaşlı kadın-adam… Belirli bir sükunet ve huzur vardır yüzlerinde. Ya da güneşe kollarını açmış, belli belirsiz bir tebessümle hayatı kucaklayan yoga yapan bir kadın.. Bunlar neden bana bu kadar uzak figürler ve ben Yekta olarak ne zaman durulacağım?

Acaba bu yazıyı okuyanlar içinde bana yardım edebilecek olan var mıdır? İman bir çözüm değil. Ona zaten sahibim. Başka bir perspektif yok mu?

Öncelikle, buradan öğretmenler yatıyor diyenleri kınayarak işe başlamak istiyorum.

Öğretmenler yatmıyor.

Ben ise hayatımda daha fazla yorulduğum başka bir dönem hatırlamıyorum. Öncelikle kitabımı baskıya hazırladım. Basmak için kapımda dizelenen kimse de yok ayrı mesele. Ama kafam atarsa online publishing tarzı bir şey ile yoluma bakabilirim (tutmayın küçük enişteyi). Bir diğer güzel şey ise şiirlerimi biriktirmeye başladım. Yazmışım gerçekten. Fark etmeden ruhumdan damıttığım, vücut ısısında fermante ettiğim bu şiir dizeleri birikmiş.( şiiri şiirsel anlatmak istedim 🙂 ) belki bir bu kadar daha yazarsam bir yayınevine sunma cesareti gösterebilirim. Neden diye sormayın? Yayınevi önünde bekleyip, kendimi yetersiz ve kimsesiz hissetmek bana oldukça keyif veriyor da ondan :))

Bir adet İstka projesi yazdım bu arada. Pandemi süreci ile alakalı. Pandemi bitince açıklayacaklar sanırım sonucu. İlçe ile maksimum ilişkim bu düzeyde oldu diyebilirim. Tübitak işleri, projelerin bilgilendirme işleri, Medeniyet okumalarına bir adet webinar düzenleme falan filan.

İl’de ise durumlar hiç de öyle değil. İl Milli Eğitim’de Sinema Akademisi Koordinatörü olduğumdan beri inanılmaz bir temponun içinde kendimi buluverdim. Yüzyüze eğitimlere ara verdiğimizden beri son derece yoğun şekilde webinarlar düzenleyiyoruz. 13 tane webinar düzenlemiş 400 öğretmene ulaşmışım. Ancak buna twitter’da canlı yayından ulaştıklarımız (ki büyük bir rakam) dahil değil.

Ama iş sadece bununla kalmıyor, aynı zamanda en az 10 tane video hazırladım. Bu hazırladığım videolar, hep İl’in işleri ile alakalıydı. Pek tabi bencillik yapmayayım, Selçuk başta olmak üzere, Yusuf, Yunus ve Enes hep beni bu işlerden kurtaran dostlar- yoldaşlar oldu. Özellikle de Yunus Emre Öztürk, Lise öğrencisi olmasına rağmen, beni anlaması ile beni bu süreçte o kadar iyi asiste etti ki, gerçekten olayın sadece alış tarafında değil, alış-veriş tarafında olduğunu, aldığını yerine koyacak kadar edepli ve akıllı olduğunu bana gösterdi.

Ben de bu yüce güvenle facebook ve instagram adreslerimin şifrelerini kendisine teslim ettim. Evet. Belki de benimle yazışmıyorsunuzdur ha ? (muhahahaha – kötü adam gülüşü)

Neyse çok şımarmayayım, yine yunus bana bir lyric video hazırladı bu dönemde:

Bu aralar, yeni albüm üzerinde de yoğunlaştık, eli kulağındadır, 1-2 aya online platformlara düşürürüz. İlk albümden çok daha farklı bir tarz olacak.. Bunu da baştan belirteyim.

Bir yandan Online Canlı Yayıncılığı da öğrenmeye kasıyorum bu aralar. Eğer becerebilirsem, Sinema Akademisinin bir iki işini online olarak yapacağım. Sonra da elbette Sineg’e de online Streaming mantığını entegre etmeye çalışacağım.
Bu aralar, eve yeni koltuk, printer, film çekim ekipmanları almak istiyorum. Kendime bir ofis gibi bir şey kurmak istiyorum, bütün bu işleri orada rahatça yapabilmek ve misafir ağırlayabilmek için. ama ne yazık ki her hangi bir maddi gelirim elbette yok. Bunlardan sadece 1 tanesini yapabilirim o da bilmem kaç taksitle falan…

Sineg demişken orada da yeni yazı yazdım. Rüzgarı Dizginleyen Çocuk üzerine. Üstüne tıklayarak gidebilirsiniz.. Twitter’ı da aktif kullanmaya başladım hafiften hafiften. Olağanşiir dergisi de bir şiirimi yayınlamış 🙂 Mutlu oldum.

bir diğer yandan seneye doktora yapabilmek için çalışmaya çalışıyorum. ama daha bu konuda bir ilerleme gösterebilmiş değilim ne yazık ki… Umarım bunu da yaparım.

Aslında galiba ben bunlardan daha fazlasını yaptım ama inanın hatırlayamıyorum.. 🙁 kendimle ilgili bu kötü özelliğim aslında tam olarak da bu sitenin oluşma sebebi. Buraya gelip kendimin reklamını yapmaktansa aslında derdim biraz da kendime olan özsaygımın oluşması, kendinden nefret eden bir kişiliğin kendini sevmeye çalışması ve kendine kendisini hatırlatması. Yoksa gerçekten bir insan neden yaptıklarını yazar pek anlayamıyorum gerçekten…

Yeni doğan bir aheste güneşin mavi çarşafı, 

Ve incecik zarif ayakları.

Eski aşkların, eski vedaların 

ve daha da az kavuşmaların antik şehrinde

Maddiyatını kaybettiğinin az sonrası

sarıldık… 

Bir üşümüşlük tuttuk yüzümüzde,

Mavi çarşafın sabah rüzgarı 

ve bir söz verdik sözsüzlük içinde 

O anda ve o kumsalda kalplerimiz antlaştı.

Belirledik kırgınlıklarımızı muska gibi göğsümüzde,

Beraberliğimizi ise göğüs kafesinin içindeki 

Kan topun en hassas noktasında taşımayı.

Aslında çok uzun uzun yazılması gereken bir yazı olurdu bu. Çünkü bu Covid-19 süreci ile alakalı inanılmaz bir araştırma yapmak zorunda kaldığımı söyleyebilirim. Ama önce bu virüs günlerinde kendimin neler yaptığını anlatayım.
Bir çok proje okulların yüz yüze eğitim yapması üzerine tasarlandığı için bu yük üzerimden kalktı diyebilirim. Ancak başka yüklerin de bu süreç ile birlikte yüklendiğini söyleyebilirim. Öncelikle bir takım maddi sıkıntılar yaşıyoruz. Benim kesilen ek derslerim, eşimin kesilen maaşı vs.. Hoş değil elbet. Ama bir şekilde Rezzak olan Allah’tır diyip sabretmek haricinde yapabilecek herhangi bir şey yok.

Bunun yanı sıra, Corona günlerinde doğal olarak online eğitimler ile alakalı devletin bir refleks göstermesi gerekiyordu ve bu yüzden bu benim için muğlak olan o alanla ilgili çok fazla çalışma yapmak zorunda kaldım. Hala da yapıyorum. Diğer yandan kitabım ile alakalı bir süreç yönetmeye çalışıyorum. Egemen ile bir EP daha çıkartma heyecanımız var.
Covid-19 ile alakalı ilçeye bir istka projesi hazırlamaya da çalışıyorum ki baya teknik bir meselymiş kendisi. her gün bir cebelleşme içerisindeyim.

Bendeki durumlar aşağı yukarı böyle… Ama ülkedeki ve dünyadaki durumlar böyle değil.. Dikkatimi çok çeken bir durum var. Covid-19 Salgını sonrası dünya asla eskisi gibi olmayacak gibi söylemler. Açıkçası ben dünyanın tam da eskisi gibi devam edeceğine inanıyorum. Sıkılmışlar, incinmişler ve iyi bir gelecek umudunda olanlar bu söylemi savunuyorlar. ben de ölmeden önce bunu burada kayda geçireyim. Covid-19 sonrası dünya aynen olduğu gibi devam edeceğe benziyor. Bir kaç siyasi sonucu elbette olacaktır. Özellikle Mansur Yavaş gibi yerel isimlerin “genel”e yönelik parlatılmalarını izliyoruz. Trump’ın karşısında Sanders’ın şaibeli çekilmesi ile Joe Biden’ın çıkacak olması falan…

Belki de sadece Fight Kulüp gibi, finans sisteminin ne kadar kırılgan olduğunu bize göstermesi ve bilginin ve ar-ge’nin gerçek güç olduğunu bir kere daha bize göstermesi açısından bir önemi olmuştur insanlık açısından. Ancak bütün bu faydalar ne yazık ki çok tepeden bakan bir anlayış ile tespit edilebiliyor ve ben bu gibi durumlarda kendimi biraz da zalim hissediyorum. Çünkü her an her dakika birileri ölüyor, nefes alamamaktan, düşük bağışıklık sisteminden ve biraz da sistemin hatalarından. Ben ise her seferinde bu benim annem ve babam da olabilirdi diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Düşünsenize, bize çok babacan gelen bu dönemin sağlık bakanı Fahrettin Koca, her akşam eline turkuaz bir infografik ile halkın karşısına çıkıyor ve son rakamları veriyor. Senin ölümün devlet ve sistem için bir sayı ifade ederken eşin, evladın, anne baban için sensizliğin bir ömürlük yükünü ifade ediyor. Bir türlü de bu zalim düzene kendimi alıştırmamak için çaba sarf ediyorum. Onlardan birisi olmamak, hissizleşmemek için büyük bir gayret içindeyim gerçekten.

Bütün insanlığa da zannediyorum ki tavsiyem bu olurdu. Hissizleşmeyin. Dünyanın eskisi gibi olmayacağı masalına kanmayın. Üst akıl, yan akıl, dünyayı yöneten şer odakları gibi büyük resmi görmeye çalışarak kendinizi küçük ilan etmeyin. Çünkü bu tarz infolar temelde insana kendini aciz hissettirmek dışında herhangi bir şey beceremedi bugüne kadar. Tek yapılması gereken kendini geliştirmek ve daima daha iyiyi-başarılılığı kovalamak.

Bir noktanın sonsuzluğa içre olduğunu,
Kalbime dokunduğunda anladım.
Bir gülücüktün, dudaklarının fay hattı olduğunu
Yüreğimdeki depremden anladım.
Değiştirdin şefkatinle, sarıp sarmaladın
Aşkın şifasını yastığa bıraktığın kokunda anladım.
Bir erkeğin nasıl adam sayılacağını,
Kucağıma küçük bir öykü bıraktığında anladım.

Bu aralar öyle bir yoğunluk yaşıyorum ki, bazen yaptıklarımı unutuyorum. Bu yüzden bugünleri tarihe not düşmek istiyorum. Hayatımın bunaltıcı ve sıkıcı bir kesitine hoşgeldiniz.

Sinema Eğitim Derneği, stopajları beyannameleri vs. hepsi benim üzerimde. Uzun süredir, yoğunluktan maliye, vergi dairesi, muhasebe işlerini aksattım. Son derece arkaplanda içimi sıkan bir durum bu. Derneği lağvetsem mi diye düşünüyorum. Bununla birlikte bana kattığı bir çok güzelliğin de farkında olduğum için. Çok da istekli değilim. Tam anlamıyla bir muamma.
sineg.net diye bir internet sitem var malumunuz. şu an itibariyle 3 haftadır yazı girilmiyor kendisine. Son derece bunaltıcı bir durum. Herkes gönüllülük ile iş yapıyor. Bu yüzden gönüllülük de bir yere kadar insanları motive ediyor ne yazık ki. Ha ben para kazanıyor muyum? 5 kuruş kazanmıyorum.
Agâh Uluslararası Sinema Derneğinde de başkan vekilliği yapıyorum. Orada sosyal medyanın düzenlenmesi gerekiyor. Yardımlarını talep ettiğim gençlerde ne yazık ki bir rehavet var. Profesyonel olarak işi yaptırmanın da ne yazık ki bütçesi “her zamanki gibi yok”. Bir diğer yandan kısa film senaryosu yarışması düzenlememiz gerekiyor. Bunun da sistematiğini oturtmamız lazım. Planlamayı yaptık ama sosyal medyanın işlememesi o kısımda da elimi kolumu bağladı.
Canımızın İstediği Müzik olarak Albüm çıkartmaya çalışıyoruz. Şarkılar hazır ancak mix-mastering’de tıkalı kaldık. Albüm dediysek ikinci EP şeklinde yapacağız. İlk EP’den daha farklı bir sound olarak. Ancak Egemen’in kafe açma sürecinde olması ve işlerinin yoğunluğu bu konuda da beni sıkıştırıyor.
Kitap yazdım sinema ve manipülasyon diye onu redakte etmem gerek, yakında birkaç yayınevi ile görüşme alacağım. Gel gör ki bir türlü tekrar redaksiyona giremedim. Güncellemem gerekiyor bazı geçmişte kalan bilgileri de bir diğer yandan. İndesign gibi programları öğrenmem gerekli.
Yıldız Teknik Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsünden yetkili ve ilgili bir profesörümüz, doktoraya gelmezsem kafamı kıracağımı söylemiş. Ales’im düşük 79,5 gibi bir rakam, ancak YDS’min 79, 75 olması son derece efektif oluyor. Ancak doktora konusunda kendime güvenim “0”. Çünkü alanyazından son derece uzaklaştım. Her şeyi- başta osmanlıcayı- tekrar gözden geçirmem gerekiyor.
2. Kısa filmimi çekmem gerekiyor, birinciyi çektim. çok da fena olmadı açıkçası. Ancak Kültür bakanlığına başvuru yapabilmem için ikincisini de çekmem gerekli. Bu yüzden onun senaryosu, onun storyboard u derken ortalık biraz toz duman o konuda.
1 Uzun metraj senaryosu yazmam gerekiyor, çünkü Kültür Baklanlığından Bağımsız Sinema Desteği alabilmek istiyorum. Bunun içinde bir önceki paragrafta geçen 2. kısa filmi tamamlamam gerekli.
İlçe Milli Eğitimde, Arge işini yürütüyorum, toplamda 13 tane projenin ve birimin genel koordinatörüyüm (ilçe bazında).
İstanbul’u Okuyorum, Umudum Öğretmenim, Öğretmeniyle Güzel İstanbul, Bir ses İki haraket, Bin Harf Bin İstanbul, Fuat Sezgin’in İzinde Veli Akademisi, Tübitak, Erasmus+, Bilim Olimpiyatları, Medeniyet Okumaları, Okçuluk Benim Sporum vs. vs. Tam bir delirmece. Ama en delirteni Medeniyet Okumaları, çünkü ilk defa Kağıthane’de uygulanan bir proje olduğundan bütün acemilikleri üstümüzden atmamız uzun sürüyor.
İl Milli Eğitimde Sinema Akademisini yürütüyorum. Sinema Akademisini 2 arkadaş ile paylaşıyorum. Ama gel gör ki beklentim çok yüksek olduğu için, her işe en önde saldırıyorum, dostların yardımını beklemiyorum.
Diğer yandan çocuklarla uğraşıyorum, kuzucuklarım kuzucuklarım diyen adile naşit modunda, bir yığın talebe ve kardeş ile aynı anda ilgileniyorum. Günümün en az bir saati de ergenlikte dünyanın en büyük problemi gibi gözüken ama benim yaşımda hiçbir anlamı olmayan problemler seçkisi.
Kızım 1 yaşında artık. Bu yazıyı yazarken 2 gün sonra onun 1. yaşına erişmesinin mutluluğunu tadacağım.Ben bu iş yoğunluğundan her ne kadar bu geçen bir senenin payesini üstüme alamasam da insan yine de mutlu oluyor. elimde değil. Bu minicik nefesin çıkmasındaki en büyük katkı, yapımda ve yayında derler ya hakketen kendisi de çalışmasına rağmen- Feray’dır. Feray gerçekten hem bana eş olmayı, hem anneliği, hem insanlığı, hem müşfikliği her gün öğretmekten yılmıyor. Gerçekten benim bu aralar en büyük öğretmenim o. Ancak ben her yaramaz öğrenci gibi öğretmenimin ödevlerini yapmıyorum, dersine çoğu zaman devamsızlık yapıyorum. Meali şu kısacası: eşime vakit ayırmam gerekiyor.
Eski okulumda haftasonları destekleme ve yetiştirme kursu veriyorum. Öğrenciler canhıraş geliyor zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Ama yine de… yine de orada olmam gerekiyor. Her zaman ulvi sebeplerle hareket edemiyorum bu hayatın dinamikleri içerisinde. Bazen de sırf diğer şeyleri yapabilmek için bu tip paraya dönük işler yapmak zorunda kalıyorum.
Bir diğer para olmasaydı yapmayacağım dediğim iş de Sınav görevleri. Allahım sabah 07.00’de sınav alanında olup akşam 18.00’de oradan çıkmanın o zulmünü size anlatamam. Hem tek günüm pazar’dan oluyorum, hem sanki hiç o hafta tatil yapmamış gibi oluyorum, hem diken üstünde oluyorum yanlış bir şey yaparım korkusuyla.. Tek avantaj azıcık cebe giren para…
Bir de bütün bunların yanında dostlarıma zaman ayırmaya çalışıyorum. En çok ailemden, sonra onlardan zaman çalıyorum. Çünkü şımarabileceğim burada bir tek onlar var.
Sonuç itibariyle boğuluyorum. Bu yazıyı bile 2 günde cümle cümle yazabildim. Varın gerisini siz düşünün.

Yıldızları battaniye yapıp uyuduk huzura
    daha azı bize yakışmadı,
         okyanusları bulduk, bir katreden
              daha çoğu bize yakışmazdı.
parmakların adaçayı kokardı,
   adaçayı en güzel orada kokar esasen
göğüs kafesim geniştir benim
 taşır içinde bir çok tutsaklığı
 ve hatta yapraktan çok çaputların bağlandığı
    bir dilek ağacım vardı.
       orada sol tarafa doğru gelen
        her fırtınada ne büyük haşmet alırdı
           korkunç uyum ki zaten
               bir defne yaprağının ucundaki düş’tü, düş’ecek çiğ damlası
                    bir o kadar da narin o kadar da muhteşem

tüm dillerde dilemiştim varını
  tüm şehirlerde yaşamıştım yoğunu
    bir serçenin kalması gibi martılarda
      bir balığın katiline asılması
-ki hepsi biraz da yaşamak umudu-

yaşamak
işte o : nabzının giderek eksilmeye atması
 bir salyangozun zirveyi umması
  hatta bir kartalın yıldızlara vurulması
    niye yaşamak öyleyse?
      cesetlerin soğuk dağında bir kardelen görebilme niyetinde
         ki sırf hayret edebilesin diye mi?

bütün bunlar kendinin dışındakileri sezebilmek için
   yaşamın soğukluğundan büzüşen duyguları
 bir anlığına cinnet
   bir anlığına salabilme
    bir anlığına göğüs kafesindeki mahkumiyetinde
      parmaklıkların arasından sızan ışığı
             anlayabilmek için de…

dilek ağacının korkunçluğu sevgilim
bu yaşlı dünyanın sarhoşları
bu korkunçluğu hem üstüne örttüğün kainatta
hem de bir katrede buldu.
mümkünler dalına beraber astılar bir çaput parçası.

Her işi tek başıma yapmaktan sıkıldım. Şu saate kadar hala çalışıyorum. Hiçbir şeye yetemiyorum. İşleri paylaşmak istiyorum ama ne kimsenin gönlü var, ne de benim o kişiye öğretecek zamanım. Gönlü olanın da zaten liyakati yok. Her işi tek başıma yapmak zorunda kalıyorum. Ha elbette yüklerimi paylaştığım insanlar var. Egemen sağolsun müzik ve ses konularında, çocukların eğitimi konularında yardımcı oluyor, Aydın Semih alanı olmamasına rağmen, üzerinde çok az hakkım olmasına rağmen büyük bir özveriyle çok güzel bir iş çıkartıyor. Ama bunlar ne yazık ki yıllardır inşa ettiğim Yekta kişisinin diğer kısımlarındaki yükü almaya yetmiyor. Soluk almak, bazen oturup saatlerce gebeş gebeş anime seyretmek istiyorum. Ama ne yazık ki olmuyor.
Az evvel bir dost grubuna bu mesajı atacakken, durdum. Kestim ve buraya yapıştırdım.

Az evvel bir dost grubuna bu mesajı atacakken, durdum. Kestim ve buraya yapıştırdım. Çünkü sanırım genel anlamda profesyonellik, kişilerin kurumlaşmasıyla sağlanır gibi bir düşünce mevcut. Ben de bu düşünceye son derece karşıyım. Profesyonellik işini iyi yapmakla olmalı, kişisel hayatını, hezeyanlarını gizlemek ile değil.

Hemen karşıma şu düşünce çıkacak elbette : “neden kişisel yaşantımın işimin önüne geçmesine izin vereyim ki?” Bu düşünceye ben de katılıyorum. Neden izin veresin ki?

Ben bir bireyim, hezeyanlarım, hatalarım, duygularım var. Zaten sanatçının beslendiği temel düstur da bu değil mi? Duyguların, buhranların değil mi? O notalara dökülenler, kalemine yansıyanlar? Sen zaten profesyonelliğini kişisel yaşantına borçlusun. Sana işveren olacak kimseler eğer senin hezeyanlarından, kişiliğinden rahatsız oluyorlarsa zaten senin işlerini içlerine sindirmeleri de çok olası olmuyor günün sonunda.

Bu yüzden kafayı sıyırdım. Bu yazıyla başladım.

Bu aralar inanılmaz bir yoğunluk yaşıyorum. Eşimle doğru düzgün konuşamıyoruz, 9 aylık bir kızım var, her anı ayrı bir mutluluk ama ne yazık ki o mutluluğu paylaşamıyorum çoğu zaman. Kaçırıyorum çoğu şeyi, geriye baktığımda pişman olacağımı iliklerimde hissederken hem de… Sonra bir de kardeşlerim var, (öz değil), bir garip, tarifsiz duyguları paylaştığım kardeşler. Hepsi kazı kazan gibi, tek fark kazıdıkça altlarından sadece acının çıktığı ergen çocuklar… Onlarla ilgileniyorum, yıllarca şu yaşlı gözün gördüğü, damıttığı şeyleri onlara deneyimleterek dünyalarını genişletmeye karınca kararınca çalışıyorum (öğretmenlik baba mesleği ya bizde..) diğer yandan bunu söylediğimde bana müdürlerim kızmasın ama İlçenin yükünü omuzlarımda hissediyorum. Elbette taşıyorum gibi iddialı bir cümle söyleyemem. Ama gün içerisinde zibilyon şeyle ilgilenip, garip çözümler üretiyorum. Çoğu zaman müdürlerin haberi dahi olmuyor, çünkü işler üstüste binince sıcak gündem arasında her şey kaynıyor. Bir gece oturup saat 05.23’te raporu anca bitirebilmiştim. Sabah da uyanamayıp işe geç gitmiştim.
Sinema Eğitim Derneğinin işleri birikti halledemiyorum… Agâh Uluslararası Sinema Derneği, benim başkanvekili olduğum bir diğer dernek. Ancak Sinema Eğitim Derneği’ne göre daha aktif çalışma gerçekleştirdikleri için ister istemez zaman alıyor. https://sineg.net benim adminliğini yaptığım, kuruculuğunu üstlendiğim, aylık 20 k (an itibariyle) ziyaretçisi olan güzel bir site. Yazılarımı takip eden gerçekten garip bir kitlesi oluştu ama güncel, popüler dizilere göz ucuyla bakabiliyorum, baktıklarımı da yazıya dökecek takati bulamıyorum. Albüm hazırlıkları devam ediyor, klip çekimleri için Mesut ile sürekli irtibattayım, full animasyon bir klip ile cebelleşiyorum. Yönetmenliği deneyimlemek istiyorum. Uzun metraja giden yolda bir adım atacağım. Bunun için inanın senaryo yazdım, senaryoyu defalarca revize ettim, yetmedi valiliğe gidip çekim izni için başvurdum, kültür müdürlüğüne gittim, ekipman, oyuncu, audition tarihi, storyboard derken bir garip yamuldum.
Aynı zamanda yeni dostlarım var, Yunus Emre ile Ömer Dişbudak… Bu ikisiyle de sık sık bir araya gelip, geleceğe dair garip projeler üretiyoruz. İlhan Kurt, benim canım şube müdürüm. İçine baktığım zaman babacanlık, idealizm ve bir garip çocuk ruhu gördüğüm için yanında çalışmak bana keyif veriyor. Ancak onunla da uzun metraj senaryosu yazmamız gerekli… Hep aklımın bir köşesinde. Diğer yandan bir kitap projem var. Yazdım. 170 sayfa kadarcık word sayfası… Ama bir türlü o tatmine ulaşamadım. Üzerinden tekrar tekrar geçmem gerekli. Ama her seferinde açıp iki paragrafına bakıp tekrar iş dünyasına geriye dönüyorum.
Senaryo yarışması şartnamesi hazırladım ve her eski öğrencim, senaryosunu değerlendirmem için hunharca bana yolluyor. senede en az 200 kısa film okuduğumu şuraya not düşmeden geçemeyeceğim. Ancak bitmiyor, garip grup bir yığın iş var. Yazmaktan bile imtina ediyorum artık.
Bu yüzden ufak çaplı bunalımlardayım. Ne kendime, sağlığıma, psikolojime zaman ayırabiliyorum ne de kişisel gelişimime… Bir ufak yardım dileniyorum herhangi birisinden ama kendi kendime oluşturduğum bu yekta balonuna başka kimse giremiyor. Sadece kendim yaptığımda tatmin olabileceğim işler bütünü hayatım.
Ohh. Dert yandım. Azcık rahatladım. İşlerimin biraz da özetini çıkarttım. (doktoraya hazırlandığımı söylemiş miydim? ) neyse sırada bekleyen işler var. saat 02.00 yi geçti ve yarın sabah işe gitmeliyim.. saat 04.00 e kadar en az uyanık kalmam lazım ki işlerin bir kısmını eritebileyim.